SON MEKKÂRE




...

Ana Sayfa | Arşiv

Anti-Nobel

Tarih: 09:11, Salı, Mart 31, 2009

“Önce güldürmeyi, sonra düşündürmeyi” amaçlayan Nobel karşıtı “Ig Nobel” ödüllerinin 17’incisi dün gece ABD’nin prestijli Harvar
d Üniversitesinde düzenlenen törenle dağıtıldı. “Pirelerin sıçrama mukayesesi” biyoloji dalında IG Nobelini aldı...

“Önce güldürmeyi, sonra düşündürmeyi” amaçlayan Nobel karşıtı “Ig Nobel” ödüllerinin 17’incisi dün gece ABD’nin prestijli Harvard Üniversitesinde düzenlenen törenle dağıtıldı. Bilimsel ve mizahi “Olasılık Verilmeyen Araştırmalar Yıllığı”nın editörü ve Ig Nobel ödüllerinin organizatörü Marc Abrahams’ın da katılımıyla düzenlenen törende, biyoloji dalında “kedi pireleri ve köpek pireleri sıçramalarının mukayesesi” konulu Fransız araştırması Ig Nobel ödülü aldı.

Ünlü üniversitenin Sandres salonunda 1200 seyircinin yanı sıra 1976’da kimya dalında gerçek Nobel ödülünü kazanan William Limscomb ve eski anti Nobel ödülleri sahiplerinin bulunduğu törende, “bir amibin labirentten çıkma kapasitesi” veya “Güney Amerika arkeolojik alanlarında dövmelerin neden olduğu yıkım” ile ilgili araştırmalarından ötürü ödül kazanan 10 dolayında kişi ödüllerini aldı.


“Kılıç yutmanın yan etkileri” adlı tıbbi raporuyla geçen yılki ödül sahiplerinden Dan Meyer’in kılıç yutarak açtığı ve Harvard Tıp Fakültesinin duayeni Doktor Thomas Michel’in kılıcı boğazından çıkarttığı gecede, internetten canlı yayınlanan tören sırasında ödül sahiplerinin oluşturduğu koro, “Laf Kalabalığı” adlı mini operayı seslendirdi.

Her ödül sahibine 60 saniye konuşma hakkı verilen törende, kimya ödülü, “Coca-Cola’nın etkili bir sperm öldürücü” olduğunu bulan çalışmaya, barış ödülü de İsviçre Biyoteknoloji Etik Komisyonuna “bitkilerin onurunun korunmasına yönelik yasal ilke”yi kabul etmesinden ötürü verildi.

“Patates cipsinin çıkardığı sesin, daha çıtır ve taze olduğuna inandıracak şekilde elektronik biçimde değiştirilmesi” gibi bazı ödüllerin gıda endüstrisinde yararlı olabileceği düşünülüyor.

Pireler konusundaki çalışmasıyla biyoloji Ig Nobeli’ni kazanan Fransız araştırmacılar, hiçbir zaman saçma bir araştırma yapmayı amaçlamadıklarını belirterek, bu çalışmalarında hedeflerinin iki pire türünü kıyaslayıp, neden kedi piresi “Ctenocephalides felis felis” değil de, köpek piresi “Ctenocephalides canis”‘in kaybolmakta olduğunu bulmaya çalıştıklarını belirttiler.

Köpek piresinin 25 cm, kedi piresinin ise sadece 17 cm yüksekliğe sıçrayabildiğini tespit ettiklerini belirten Fransız araştırmacılar, ikisi arasındaki farkın daha iyi kontrole yönelik biyolojik bir unsur olduğuna işaret ettiler.

Ig Nobelini daha önceki yıllarda alanların çalışmaları şöyle:
* Matematik dalında:
“Bir grup fotoğrafında, herkesin gözünün açık çıkmasını kesin olarak garantilemek için kaç fotoğraf çekilmelidir” sorusuna cevap bulan Nic Svenson ve Piers Barnes...

* Gıda dalında:
“Gübre böcekleri neden hızlı yer” makaleleriyle Vasmiya El Hoty ve Fatin El Mussalam...

* Ornitoloji (kuş bilimi) dalında:
Ivan Schwab ve Philip RA May’in, “ağaçkakanların başı neden ağrımaz” başlıklı çalışması...

* Akustik dalında:
“Yazı tahtasına sürülen tırnağın sesi neden bu kadar rahatsız edicidir” çalışmalarıyla D Lynn Halpern, Randolph Blake ve James Hillenbrand...

* Tıp dalında:
“Dijital rektal masaj yoluyla inatçı hıçkırığın sona erdirilmesi” konusundaki çalışmalarıyla Francis Fesmire, Macid Odeh, Harry Bassan ve Arie Oliven...

Ayrıca, “Country müziğin intihara etkisi”, “Hula-hoop çevirmenin dinamiği” gibi konularda yapılmış araştırmalar ve “Sardalyaların birbirleriyle yellenerek iletişim kurduğunu saptayan” çalışmalar da ödül almıştı.

ALINTI Matematik Dünyası Dergisi Lütfen Abone olup destek olunuz...



PAZAR PAZAR CANIMI SIKANLAR…

Tarih: 10:23, Pazar, Mart 22, 2009

Pazar (22/03/2009) günü Hürriyet Gazetesinde okuduğum bir haber üzerine(-ki aşağıda tam metninin bulacaksınız); ansiklopedik bir çalışma yaptım ve aşağıdaki objektif bilgileri derledim. Sonrada tüm insanlığın binlerce yıldan beri neden Yahudilerden nefret ettiğini sizin yorumlarınıza bıraktım. Umarım sabırla okursunuz.

ANTİSEMİTİZM

Antisemitizm terimi Yahudilere karşı önyargılı olma, onlara karşı düşmanlık besleme anlamına gelir. Nazi Almanya’sı ve 1933–1945 yıllarındaki işbirlikçileri tarafından, Avrupalı Yahudilerin devlet eliyle kaynak sağlanarak zulme tabi tutulması ve katliamı yani Holokost, tarihte antisemitizme verilecek en uç örnektir. 1879’da, Alman gazeteci Wilhelm Marr Yahudilere karşı duyulan nefreti ve on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda genelde Yahudilerle ilişkilendirilen çeşitli liberal, kozmopolit ve uluslararası siyasi eğilimi işaret ederek, antisemitizm sözünü ortaya attı. Saldırıya maruz kalan eğilimler arasında eşit medenî haklar, anayasal demokrasi, serbest ticaret, sosyalizm, finans kapitalizmi ve barışçılık vardı.

Ancak Yahudilere karşı duyulan belirgin nefret, modern çağdan ve antisemitizm sözcüğünün ortaya atılmasından öncelere dayanır. Pogromlar (özellikle Yahudilere karşı girişilen katliamlar), Yahudilere karşı başlatılan ve genellikle hükümet yetkilileri tarafından teşvik edilen şiddet içeren kalkışmalar, antisemitizmin tarih boyunca ortaya çıkan genel yansımaları arasındadır. Çoğunlukla katliamlar, Yahudilerin ayinler için Hıristiyan çocukların kanlarını kullandığı yolundaki asılsız iddialar yani kan iftirası ile alevlendi.

Modern çağda ise, antisemitistler nefret etmekten oluşan ideolojilerine bir de siyasi boyut eklediler. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Almanya, Fransa ve Avustralya’da Yahudi karşıtı siyasi partiler kuruldu. Protocols of the Elders of Zion (Siyon Liderlerinin Protokolleri) gibi yayınların basılması uluslararası Yahudi komplosunun gerçek dışı teorilerini ortaya çıkarmasına yol açmış ya da bu teorileri desteklemiştir. Siyasi antisemitizmin bir bileşeni de milliyetçilikti. Milliyetçilik taraftarları genelde Yahudileri vatan hainleri olarak suçlandı.

On dokuzuncu yüzyılda, Yahudi maneviyatının Almanlığa düşman olduğu görüşünü savunan Alman düşünürleri, bilginleri ve sanatçıları tarafından ortaya atılan, yabancı düşmanı “völkisch hareketi”(halk ya da halkların hareketi) Yahudi kavramını “Alman-olmayan” şeklinde nitelemiştir. Irk antropolojisi teorisyenleri, sahte ve bilimsel olmayan kanıtlarla bu görüşü destekledi. 1919’da kurulan ve Adolf Hitler tarafından yönetilen Nazi partisi, ırkçı teorilere siyasi bir ifade kazandırdı. Nazi partisi kısmen Yahudi karşıtı propagandanın yayılmasını sağlayarak halk arasında popülerlik kazandı. Milyonlarca kişi Hitler’in Yahudilerin Almanya’dan çıkarılması çağrısında bulunan Mein Kampf (Kavgam) isimli kitabını aldı.

1933’te Nazilerin iktidara gelmesiyle, parti Yahudi karşıtı ekonomik boykotlar yapılması, herkesin gözü önünde kitap yakılması emrini verdi ve ayrımcı Yahudi karşıtı yasaları kabul etti. 1935’te, Nuremberg Yasaları ırkçı bir yaklaşımla Yahudileri taşıdıkları “kana” göre tanımladı ve “Ari ırk” ve “Ari olmayan ırk” ayrımı yapılması emrini verdi. Bu vesile ile ırkçı hiyerarşi de yasallaştırılmış oldu. 9 Kasım 1938 gecesi, Almanya ve Avustralya'nın her yerinde Naziler sinagogları ve Yahudi dükkânlarının camlarını yerle bir etti (günümüzde bu olay Kristal Gece Katliamı ya da Kırık Camlar Gecesi olarak bilinir.) Söz konusu olay soykırımın Nazi antisemitizminin tek odak noktası hâline geleceği yıkım dönemine geçişin başlangıcı oldu.

SİYONİZM

Siyonizm Yahudilerin akımıdır. Siyonizm, amacı Filistin'de milli unsurlardan oluşan bir Yahudi devleti kurmak ve bu devleti desteklemek olan milliyetçi Yahudi hareketidir. Siyonizm 1897Basel Konferansı'yla teşkilatlanmaya başlayan bir oluşumdur.

Siyonizm sözcüğü, Kudüs yakınlarındaki Sion Dağı'ndan gelir. Bugün Sion Kudüs'ü ve Yahudilerin inandığı Vadedilmiş Toprakları sembolize etmekte ve 19. yy.'ın son çeyreğinde henüz milli unsurlardan oluşmuş bir devleti olmayan Yahudilerin, Filistin'de bir Yahudi devleti (İsrail) kurma isteği üzerine doğmuş bir ideolojik ve politik hareketi tanımlamaktadır.

Filistin'de ilk Yahudi yerleşimleri,  Theodor Herzl'in 1897'de ilk Siyonist Kongre'yi toplamasından sonra başlamıştır.Theodor Herzl, dönemin Sultanı II. Abdülhamid'e Kont Nevlinski (bir Leh soylusu, II. Abdülhamit'in şahsi dostu) aracılığıyla Filistin'e özerklik ve Musevi ikametliği ister. Buna karşılık şu taahhütlerde bulunur:

Osmanlı Devleti’nin 33 milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödeyelim.

İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın Frank’a mal olacak deniz filosu yaptıralım.

Devletin mali durumunu canlandırmak için 35 milyon altın lira faizsiz borç verelim.

Ancak, II. Abdülhamit teklifi kabul etmez ve şu yanıtı verir:

"...Bu meselede (Theodor Herzl) ikinci bir adım daha atmasın. Ben bir karış toprağı dahi satmam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmıştır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz..."

Siyonist Yahudiler, Osmanlı Devleti'nin hâkimiyeti döneminde Filistin'de arzuladıkları devleti kuramamışlardır. Birinci Dünya Savaşı neticesinde Filistin, İngiltere'nin hâkimiyeti altına girmiştir.

2 Kasım 1917'de İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour'un yayınladığı Balfour Deklerasyonu ile Yahudilere Filistin'de toprak verme sözü verilmiştir. Bunun üzerine Filistin'deki Yahudi yerleşimcilerin sayısı hızla artmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman lider Adolf Hitler'in komutasında gerçekleşen Yahudi Soykırımı neticesinde Siyonist Yahudiler, bağımsız bir Yahudi vatanı için uluslararası camianın kesin desteğini elde etmiştir. Bu arada Filistin'de artan Yahudi nüfus ile yerleşik Müslüman Arap nüfus arasında gerilim gün geçtikçe artmaya başlamıştır. Bunun üzerine, 1948'de Birleşmiş Milletler yaşanan sorunları çözmek için Filistin topraklarını bölerek, İsrail devletinin kurulmasını kabul etmiştir. Hemen akabinde çıkan Arap-İsrail savaşı sonucunda İsrail galip gelmiş, sahip olduğu toprakları daha da genişletmiştir. Bu savaşta kaybeden tarafta yer alan Filistinlilerden binlercesi İsrail devleti tarafından sürülerek mülteci konumuna düşmüştür.

Siyasi Siyonizm, milliyetçilik akımlarının hızla yayıldığı 19. yüzyıl Avrupası'nda, Theodore Herzl'in önderliğinde ortaya çıktı. Avusturyalı bir gazeteci olan Yahudi Theodor Herzl, 1896'da yazdığı The Jewish State (Yahudi Devleti) isimli bir kitapta Siyonizm'in kuruluşunu anlatmış. 1897'de I. Siyonist Kongre ile Dünya Siyonist Teşkilâtı kurulmuştur. Kongre ile 1897'ye kadar Yahudilerin, Filistin'de toplanması ve Yahudi devleti kurulması bir fikir iken, 1897'de hedef haline getirilmiştir. Hareketin önderliğini yapan Yahudilerin çoğu dindar değildi; Yahudi toplumunu din eksenine göre değil, millet eksenine göre yaratmayı hedefliyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının ardından Siyonist hareket, ana hedefi olan Yahudileri Filistin'e yerleştirme projesini hızla hayata geçirdi. II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımına maruz kalan Yahudilerin de Siyonistler tarafından büyük kafileler halinde Filistin'e götürülmesi ile birlikte, Yahudi vatanını kurulmuş oldu.

Siyonist ideoloji Yahudileri bir vatanda toplamayı ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı hedeflerken, dini değerlerden ziyade ulusal değerleri ön plana çıkarmaktaydı. Siyonistlere göre, Yahudiler yalnızca ayrı bir dini topluluk değil, ayrı bir ulus, ayrı bir ırktı ve bu ırka mensup tüm insanların tek bir çatı altında toplanması gerekiyordu. Bu çatının neresi olacağı sorusuna da Siyonistler dini değil, din dışı bir cevap aramışlar ve önce Uganda'yı düşünmüşlerdir. Tarihe "Uganda Planı" olarak geçen proje işlememiş ve Siyonist hareket hedef olarak Filistin'de karar kılmıştır. Ancak Filistin'e önem vermelerinin nedeni, bu bölgenin dini anlamı değil, "Yahudi ulusunun tarihsel vatanı" oluşuydu.

Türkiye'de Yahudilik 

Türkiye'de Yahudilik tarihi çok eskiye dayanan bir mevcudiyettir. Türk Yahudileri, Türkiye'de yaşayan başlıca gayrimüslim cemaatlerden biridir.

T.C. Dışişleri Bakanlığı'nın verilerine göre günümüzde Türkiye'de yaşayan Yahudilerin sayısı 25.000 civarındadır. Türk Yahudilerinin yaklaşık 22.000'i İstanbul'da, 2.000'i İzmir'de ve geri kalan kısmı da Ankara ve Adana'da yaşamaktadır.  Bu Yahudi topluluğunun %96 kadarı Sefarad kökenli olup, %4'ü oluşturan Aşkenaz Museviler'in sayısı 1.000 civarındadır. Çok az da olsa Karaim mezhebine bağlı Musevi İstanbul'da yaşamaktadır.Ladino dili (Judeo-İspanyolca) 65 yaş üzeri kişiler tarafından konuşulur, 65 yaşın altındaki Museviler tarafından anlaşılsa bile artık konuşulamamaktadır. Ladino ciddi bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Halen İstanbul’da 19 sinagog hizmettedir ve en eskisi 1992 yılında 500. Yıl Vakfı tarafından restore edilen ve İstanbul’un fethinden beri devamlı hizmet veren Balat Ahrida Sinagogu’dur. En büyük ve başlıca sinagog ise ünlü Neve Şalom Sinagogu'dur. Bir süredir artık hizmette olmayan 17. yüzyıldan kalma Karaköy’deki Zülfaris Sinagogu ise 500. Yıl Vakfı tarafından Türk Yahudilerinin bu vatanda 500 yıllık geçmişlerinin tarihçe özetini, beraber huzurlu ve devamlı yaşamlarını ve etkileşmeyi dünya kamuoyuna sunmak amacı ile Türk Yahudileri Müzesi olarak düzenlenmiş ve Kasım 2001 tarihinde 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi adıyla hizmete girmiştir.

İstanbul'da ikişer ve İzmir’de birer hastanesi, çok sayıda vakıf, hayır ve yardım kurumları, İstanbul Ulus’ta bir ilk ve ortaöğretim kompleksi bulunan Ulus Özel Musevi Lisesi, toplumunun 1543 yılında başlayan uzun ve parlak bir Türk-Yahudi basını (5.000 tirajlı Şalom gazetesi gibi) geçmişi mevcuttur. Ayrıca Gözlem Kitap adında büyük bir yayınevi vardır.

Türk Yahudileri %99,9’u Müslüman olan 73 milyonluk bir nüfus bünyesinde tam bir eşitlik ve özgürlük içinde yaşamaktadır. Aralarında değişik üniversitelerde görevli çok sayıda öğretim üyeleri, ticaret-sanayi ve serbest mesleklerin her dalında ün yapmış işadamları, yazarlar, tarihçiler, sanatçılar ve basın mensupları da bulunmaktadır.

İbrani kökenli Sefarad ve Aşkenaz Musevileri dışında, bir de Türk kökenli Museviler de vardır. Bunlar sayıca az da olsa, ırk bakımından İbranilerin dışında başka bir ırkın giremeyeceği bu dine inanmaları bakımından önemlidir. Hazar İmparatorluğu'nun bu dini benimsemesinden sonra Hazar ve Karaim Türkleri arasında yayılmıştır. Ülkemizde de çok küçük bir Karaim Musevileri vardır. Onun dışında Kırım, Dağıstan ve Doğu Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde de Türk kökenli Musevi topluluklar vardır.

Aynı zamanda, Roma dönemlerinden de kalma Romanyotolarak bilinen Yahudiler de bulunmakta; fakat 500 yıl önce II. Beyazıt zamanında gelen Yahudilerle karıştıkları için Yahudilerin genel olarak 500 yıl önce geldiği söylenir.

Hürriyet Gazetesinin Haberi (22/03/2009)

Bir taşla iki kuş

İsrail ordusunda eğitimini tamamlayan birliklere dağıtılan tişörtler tartışılıyor. Gazze operasyonunun ardından askerlerce tasarlanıp komutanların da onayını alan asker tişörtlerinde, ordunun daha önce yasakladığı Arap karşıtı sloganlar yazılı.

iSRAİL başkenti Tel Aviv’de bulunan Adiv tekstil fabrikasında, İsrail ordusunda görevli askerlerin siparişi olan tişörtler basılıyor. Haaretz’in haberine göre, türünün en büyük örneği olan fabrikadaki siparişler, farklı birliklere göre sınıflandırılıyor. Tişörtlerin üzerine basılacak resimleri, karikatürleri ve yazıları her birlikte görevli askerler tasarlıyorlar. Her ay 1000 farklı tasarım basılıyor. Tişörtler, bölük veya müfreze komutanından izin alındıktan sonra, eğitimlerini tamamlayan askerlere düşük bir fiyat karşılığında dağıtılıyor. İsrailli askerler orduda spor yaparken, kendi birliklerinin armasını da taşıyan bu tişörtleri giyiyorlar.

Bu tişörtlerin Filistinlilere karşı şiddet ve saldırganlığı teşvik eden içeriklere sahip olması bugünlerde tartışılıyor. İsrail ordusu, "Tişörtler askerlerin kendi girişimiyle basıldı. Tasarımlar ordumuzun değerlerine uygun değil ve tek kelimeyle tatsız. Bu tür bir mizah kabul edilemez" açıklamasını yaptı. Fakat eski bir İsrail askeri olan barış gönüllüsü Michael Maniken, "Ordu, içinde birkaç çürük elma olduğundan sürekli bahsediyor, ama bu tişörtler genel bir sorun olduğunun kanıtı" dedi.

Kafasına sıkmadan gevşeme

Birliklerin en çok tercih ettiği tişörtler şöyle:

n Golan Tugayı: Etrafta bakire kalmazsa, terör saldırıları da biter. (Filistinli bir kadına tecavüz eden İsrailli asker resmiyle)

n Lavi Taburu: Geldik, gördük, yok ettik (üstündeki resimde, yıkık bir cami görülüyor).

n Haruv Taburu: Kafasına sıkmadan gevşeme. Her Arap anası, oğlunun kaderinin benim ellerimde olduğunu bilsin (İsrail ordusu bu iki sloganı daha önce yasaklamıştı).

n İstihkamcılar: Yalnız Tanrı affeder (İsrail askeri tarafından havaya uçurulan bir cami resmi var). 

n Diğer: Prezervatif kullansa daha iyi olurdu (Tişörtteki resimde, Filistinli bir anne, vurularak öldürülen bebeğinin yanında ağlıyor).


Yorumsuz

Tarih: 00:51, Salı, Ocak 20, 2009


Eylül

Tarih: 23:43, Çarşamba, Aralık 17, 2008


Bayramda Kadir dayım, biraz efsanevi, biraz masalsı ve belki de biraz  gerçek bir öykü anlattı. 

Tanrı, herkesin korktuğu, herkesin adından bile ürktüğü ölüm meleği Azrail'e sorular soruyormuş, "Söyle bana meleğim" demiş "o kadar insanın canını aldın, onca kralları, onca katilleri, onca güçlü insanları, onca aciz ve güçsüz insanları ebedi hayata gönderdin, peki hiç acıdığın birisi oldu mu bunların içerisinde?" diye sormuş.

Ölüm meleği "Tanrım, hani bana filan yıl, falan şehirde, filan köprü üzerinde yağmurlu bir gece yarısı
, ikiz bebeğini doğurmak üzere olan bir kadının canını almamı emretmiştin. Ben de o gece bebekleri doğar doğmaz zavallı kadının canını almıştım ya... İşte o iki çocuğa çok acıdım." diye yanıt vermiş.

Tanrı "peki" demiş, "hiç korktuğun oldu mu?"

Ölüm meleği yeniden hafızasını gözden geçirmiş ve emin olduğu hatırasını anlatmaya başlamış, "
evet Tanrım, hani beni filan yıl, falan ülkeye, filan adamın canını almaya göndermiştin ya, işte oraya giderken, ormanın içinden çıkıp gelen heybettli iki adamdan çok korkmuştum" diye yanıtlamış.

Tanrı "bak" demiş, "senin o acıdığın iki çocuk, korktuğun iki delikanlı haline dönüştü, gördükler
in köprüde öldürdüğün kadının çocuklarıydı" demiş.


Canım Eylül'üm, sen Azarailin acıdığı bebeksin, Allaha duam korktuğu bebek de olursun İnşaallah... Şimdi senin herkesin duasına ihtiyacın olduğu andır, benim dualarım da seni tanıyan herkesin duaları da seninle... Hadi güzel kızım, ne olur dualarımızı boşa çıkarma...

Özür diliyormuş...

Tarih: 17:24, Salı, Aralık 16, 2008

Onlarca "Türk Aydını !!!" bir bildiri hazırlamış da, Ermenilere atalarımızın yaptıklarından dolayı özür dileyecekmişiz... Geç kalmışsınız... Neredeydiniz yıllardır? Ermeni katiller bunu söyletmek için onlarca diplamatımızı şehit etmeden deseydiniz bari de, o katliamlar yapılmasaydı.

Fakat diğer taraftan da bu özürü bunların dilemesine gerek yok ki; zira bu Ermenilerin "başına geleneleri" Osmanlılar yani Türkler yapmış!!! Siz onların soyundan mısınız ki özür diliyorsunuz? Siz içimizdeki Danimarkalılarsınız. Siz Soroz'un beslediği,  19. yüzyıl sonunda Düyun-u Umumiye başkanının batılılara yazdığı mektupta "Yerli Misyonerlere İhtiyacımız Var" dediği misyonerlersiniz. Hepiniz bu hareketi başlatmak için bir yerden emir aldınız ve harekete geçtiniz. "Özür-tazminat-toprak" Ermeni planının bir aşamasının piyonlarısınız. Onlar bile size acıyarak ve iğrenerek balkıyorlardır tarihinize iftira ve ihanet ettiğiniz için.

"Aydınlar" mış, neyin aydını; daha kendi tarihlerini okumamışlar. Hem de o günü yaşayan insanların olduğu bir zamanda.  Öncülük edenlerin isimlerine bakıyorum, şahsi tarihimden utanıyorum.

Ben tarihimden ve atalarımdan özür diliyorum; sizin gibi insanları aydın kabul edip kendime önder seçtiğim için...

ihanet metni, önderleri ve kuyrukçuları için tıklayınız..


İnsan

Tarih: 09:41, Çarşamba, Aralık 3, 2008

Dünya görüşümüz ne olursa olsun, insanı en yüce varlık, insan hayatını en vazgeçilmez  değer olarak görürüz. Çağdaş yaklaşım olan hümanizm insanı neredeyse Tanrı derecesine koyarken, islam insanı yaratılmışların en mükemmeli olarak tarif eder. Diğer dinlerde de insanlar hep en yüce yaratılmış varlık olarak kabul edilir.

İnsan, diğer varlılardan ayrı olarak akıl ve zekasıyla medeniyeler kurmuş, dünyayı ve doğayı kendi pratik yaşamına göre değiştirmiş, yer yer doğaya hükmetmiştir. Denizin derinliklerine, yerin katbe kat altına ve uzaya yolculuklar yapmıştır.

Bunca zorlu şeylere gücü yeten insanın bir tek "nefsine/benliğine" gücü yetmemiştir. Hep kazanma hırsı ve herşeye sahip olma arzusunu bir türlü yenememiştir. Bu nefis bir de cinsel istek olarak ortaya çıkıyorsa, hepten yenik düşmüşütür.

Aralık ayının ilk günü sabah gazetelerde o resmi gördüğümde, içim sızladı. Öncelikle insanlığımdan, erkekliğimden utandım. Sonra bunu yapanların insan olamayacağını düşündüm ama, işte etiyle, kemiğiyle, eliyle, ayağıyla, gözüyle, kaşıyla insandılar.  Bu görüntüde ibırakın insan olmayı ancak hayvan bile olayacak kadar aşağılık yaratıklar, genç bir kadını saçından tutarak onlarca metre yerlerde sürüyerek, onlarca "insanın" içinden alıp, hiç bir müdahaleye maruz kalmadan geldikleri arabaya koyup kaçırıyorlar.

Sonra başına bir şey örtüp döve döve ıssız bir eve götürüyorlar,  üç tane mahluk altı saat boyunca defalarca tecavüz ediyor, sonra sperm izi kılmasın diye banyoya sokup kendi elleriyle yıkayıp, giydirip evinin önüne bırakıyorlar.

Ne kadar pervasızlar...

Sorsanız hepsi, dini için, vatanı için, namusu için ölür ve öldürür... Ama bu kadar pervasız ve bu kadar acımasız davranmaktan da geri durmazlar. Bir insanın sağlığını, psikolojisi,ni hayatını bu kadar kolay harcayabiliyorlar. Bu kadar kolay ruhları incitebiliyorlar. İnsan mı bunlar; Hayır... Binlerce kez hayır.

İnsanlıktan nasibini almamışların, insan haklarından yararlanması ve insanca muamele görmesi mümkün olmamalı... Kuduz köpekten daha aşağı olan bu mahlukat, kuduz köpekten daha iyi bir muamele görmemelidir.

Adalet kamu vicdanıysa, benim vicdanım tatmin olmuyor. Eminim ki bir kaç ay sonra bu mahlukat dışarda olacak ve aramızda normal insanlar gibi dolaşacak.,belki de kadıncağıza daha büyük zararlar verecek.

Bu olayda insanlık adına
onlarca utanç manazarası vardır. ben bir kaçtanesini yazıyorum.
  • Genç bir kızı bir kaç saniyelik cinsel tatmin için yerlerde sürüyen mahlukatla aynı cinsten olduğum için utanç duyuyorum,
  • Bu mahlukatın, hayatın başka alanında iyilik ve güzellik için yapmayacağı bir organizasyonu yapıp ve bu amaç için altı kişinin bir araya gelmesinden utanç duyuyorum,
  • Her kim tarafından olursa olsun, genç bir kadını yerlerde sürükleyerek götürülmesine ses çıkarmayan insanlardan utanç duyuyorum,
  • Bu vahşi olaya müdahale etme cesaretimizi kıran, resmi görevlilerden utanç duyuyorum,
  • Bu düzenin bir parçısı olduğumdan ve bunu değiştirmek için hiç bir şey yapmadığımdan, kendimden utanç duyuyorum...

Ha Gayret; Futbol Stadları herkesin rahatça gidebileceği eğlence

Tarih: 10:21, Salı, August 19, 2008

Hep söylediğim gibi; genelde fotbol, özelde Fenerbahçe, benim hayata yeniden tutunmamı ve yaşam mücadelemi yeni baştan başlatmamı sağladı. Bunun sonucu olarak televizyonla başlayan seyirci hayatım, iiki yıldan beri stadlarda devam ediyor. keyifle gittiğim, keyifle maç izlediğim stadımı, eşkiyalara kaptırmak istemiyorum. Bunun mücadelesini veren Sayın Başkanım Aziz Yıldırım'ı sonuna kadar desdekliyorum.

Eşimle, kızımla, eğlenerek koşa koşa stadıma gitmemi engeleyecek eşkiyalara dur diyen kulübümüzün açıklaması aşağıdadır.

Hepsini destekliyor ve kutluyorum...




Tek Kimlik Fenerbahçeliliktir.

Stadyumumuzda oynanan Şampiyonlar Ligi ikinci ön eleme turu ilk maçı sonrasında birçok taraftarımız, bulundukları tribünde belli kişi ve gruplar arasında çıkan olaylardan rahatsız oldukları, bu olaylar sırasında ortaya çıkan kavga ve kaos ortamı yüzünden kombine kart aldıkları yerlere oturamadıkları şeklinde şikayette bulunmuşlardır. Taraftarlarımızdan gelen şikayetlerden bu olayların özellikle Maraton Üst E, F, G blok ve Fenerium Üst C blokta yoğunlaştığı anlaşılmaktadır.

Maça gelen taraftarlarımızdan da beklentimiz 90 dakika boyunca takımını coşkuyla desteklemeleri ve 12.adam görevini layıkı ile yerine getirmeleridir. Ancak kendilerine bu şekilde bir misyon yüklenen taraftarımızın bu görevlerini yerine getirirken oluşturdukları coşku ortamı ile belli kişi ve grupların oluşturduğu kavga ve kaos ortamını birbirinden ayırt etmek gerekmektedir.

Fenerbahçe üst kimliği dışında kendi üst kimliklerini oluşturma çabasında olan, bunun varlık mücadelesini sürdüren oluşumların tribünde yerleşme girişimleri vardır ki buna asla izin verilmeyecektir. Bunlar arasında reisliklerini ilan eden, Fenerbahçe Spor Kulübü'nün tüzel kişiliği ve yasal organları ile kendi aralarında bir güç mücadelesi olduğu paranoyası içinde bulunanlar, tuttukları köşelerden tebaalarına seslenirken, dini bile sömürü unsuru olarak kullanmaktan çekinmemektedirler. Bunlar bugün bu cılız oluşumlarını olduğundan daha büyük bir güçmüş gibi göstererek birliğimizi bozmaya ve gelecek günlerimize ipotek koymaya soyunmuşlardır.

Bunların, kişisel ikbal ve iktidarları peşinde koşanlarla ilişki içinde oldukları tüm Fenerbahçelilerin malumudur. Kısa bir süre sonra bu ilişki daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktır. Bunlar Fenerbahçe üst kimliği üstünde bir kimlik olmadığını ve bundan sonra da olmayacağını kesin bir şekilde bilmelidirler. Bunları besleyen ve bunlardan medet umanlar da bunların akıbetini paylaşacaklarını bilmeli ve Fenerbahçelilerin buna asla müsaade etmeyeceğini iyice anlamalıdır. Gerçek Fenerbahçeliler, bu oluşumları ve bunları besleyen kişileri son derece iyi tanımakta; kişiliklerini, davranışlarını ve amaçlarını net biçimde bilmektedir.

Bugün kendisini reis ilan eden kişi ve yakın çevresinin aslında rakip takım tribününden geldikleri ve bu takımın taraftarı oldukları hafızları tazelemek açısından bilinmelidir. Bu kişilerin ağızlarından düşürmedikleri "Fenerbahçe menfaati" söylemi çok açık bir şekilde tribünde yer alan, kalbi Fenerbahçe için atan taraftarımızı sömürmek ve kendi menfaatlerini bu perde altında yürütmek için kullanılan bir kalkandır. Öyle ki bu kişiler internet siteleri açmakta, forma, t-shirt, atkı, şapka ve benzeri ürünlerin satışını yaparak, internet sitelerine reklam alarak kulübümüz üzerinden haksız bir kazanç elde etmektedirler.

Fenerbahçe Spor Kulübü ve tribünleri gerçek Fenerbahçelilerindir. Bahis konusu gruplar içinde Fenerbahçeliliği tartışma götürmeyen, yıllardır kulübümüzü her şart altında karşılıksız destekleyen taraftarlarımız da bulunmaktadır. Fenerbahçeliler, asla bu grupları kendi kişisel çıkarları doğrultusunda yönetenlerin tuzağına düşmemeli, kulübü dışında hiç kimsenin peşine takılmamalı ve hiç kimsenin kişisel menfaatine bilerek ya da bilmeyerek hizmet etmemelidir.

Aldıkları ucuz biletlerle daha pahalı yerlere oturmaya çalışan ve yarattıkları kaos ile bu yerlere asıl oturması lazım gelen taraftarları buradan uzaklaştıran bu kişiler , eylemleri ile kulüplerine verdikleri maddi zararın farkında bile değildir; çünkü onlar için önemli olan kendi menfaatleridir. Tribün gelirlerinin büyümesinin önünde engel olan bu kişiler takımımızı coşkuyla desteklemek, 12.adam misyonu ile hareket etmek yerine sahadaki rakip ya da başka takım taraftarlarına ve kulüplere kendi üst kimliklerini öne çıkarıp küfür ederek, kulübümüzün büyük cezalar almasına neden olmaktadırlar. Kulüp imajının zedelenmesine ve kulübün en kritik dönemlerde ceza almasına sebebiyet veren bu oluşumun neye hizmet ettiğini anlayabilmek güç değildir.

Taraftarımız iyi bilmelidir ki kulübümüzün gençlik örgütlenmesi ya da deplasman organizasyonu yoktur. Kulübümüzün gençlik örgütlenmesi şeklinde kendilerini isimlendiren ve deplasman organizasyonlarının odağında gözükmek isteyen bu oluşumlar tamamen yukarıda bahis konusu edilen kişi ve yakın çevresinden oluşmaktadır. Tek gerçek güç Fenerbahçe Spor Kulübü ve bu gücün etrafındaki tek oluşum Fenerbahçe taraftarlarının kendiliğinden yarattığı karşılıksız birlikteliktir. Yıllardır tribünlere gelen ve hiçbir karşılık beklemeksizin kulübümüzü destekleyen taraftarımızın coşkusuna liderlik edenler ile kendi üst kimliklerini ve liderliklerini oluşturmak isteyenler birbirinden tamamen farklıdır.

Yüz yıllık bir çınar olan Fenerbahçe Spor Kulübü bunları muhatap almaz, bunlarla bilek güreşi yapmaz. Ancak bu kendini bilmezler şahıslarına ait internet sitelerinden Fenerbahçe Spor Kulübü başkanı ve yönetimi ile güç mücadelesi içerisine girmeye, tehdit etmeye dahi cüret edebilmektedirler. Fenerbahçe Spor Kulübü kapıldıkları paranoya ile kendini Fenerbahçe Spor Kulübü'nün gücünde hisseden bu cılız girişimlere hiçbir şekilde müsamaha göstermeyecek, tehditlere kulak asmayacak ve bu gibi kendi yarattıkları üst kimliğin nüfuz mücadelesinde olanları çevresinden söküp atacaktır.

Taraftarlarımızı kombine kartını aldıkları koltuklarına oturmalarını, buradan 12. adama yakışan şekilde ve coşkuyla takımlarına destek vermelerini, düzeni bozan, kaos ve kavga ortamı yaratarak kendilerini rahatsız eden, kendi yerine oturmayan kişileri kulüp yetkilileri ve güvenlik güçlerine bildirmeleri konusunda önemle uyarıyoruz.

Fenerbahçe Spor Kulübü yönetimi yıllardır taraftarlarımıza coşkuyla maç izleyecekleri huzur dolu bir seyir ortamı yaratmanın mücadelesini vermektedir. Bu çerçevede yönetimimiz bahis konusu olaylarla alakalı olarak taraftarlarımızın şikayetlerini değerlendirmekte ve stadyumumuza gelen taraftarlarımızın takımları ile bütünleşip coşarak huzur içerisinde maç izleyebilmeleri için tüm önlemleri alacaktır. Kulübümüz yönetiminin alacağı önlemler dışında, valilik ve emniyet ile de temasa geçilmiştir ve resmi güçlerin de tribünde tatsızlıklar yaşanmaması için etkin önlem alması sağlanacaktır. Her bir kombine kart sahibinin kendi yerine oturması amacıyla gerekenler yapılacaktır. Kaos ve kavga çıkaran, tribüne aşırı alkollü olarak gelen şahısların stadyumumuza girmesinin önlenmesi için de emniyet güçleri ile görüşmeler sürmektedir.

Bu duruşumuz 29.100'e ulaşan kombine kart sahibinin benzer duruşu ile desteklenmeli ve bu şekilde 12.adamın coşku içinde takımlarını destekleyebileceği huzur ortamı tribünlerimizde sağlanmalıdır.

Tek gerçek Fenerbahçe ve Fenerbahçelilik kimliğidir. Başka bir üst kimlik yoktur ve asla olmayacaktır.

Saygılarımızla

FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ



İki Resim Arasındaki Fark -Yada Benzerlik.

Tarih: 14:04, Çarşamba, Temmuz 16, 2008





Birinci resim, 1974 yılı, ben 10 yaşındayım. En büyük ağabeyimin düğünü. Ve tabi ailemiz için en önemli olaylardan biri. Dolayısıyla aile fotoğrafı. Herkes olayın ciddiyetinde. Ben -ellerini boks yapar gibi yumruk yapıp, gardını! almış olan. Hep muzip, muzur ve yaramazdım. Şimdi anı haline gelmiş bu fotoğrafta ben hep o halde kalmışım.

Geçmişteki hatalarım gibi yapışık kalmış verdiğim imajıma...







İkinci resim  2008'in temmuzunda çekildi. Kızım ve yeğenimin oğlu.  6 yaşında. Aynı muziplik onda da var. Çekmek istediğim fotoğrafı bir türlü çekemedim. Zira hep muzip, hep muzur ve hep yaramazlık yapmaya devam etti. Umaraım bu fotoğrafına otuzbeş yıl sonra bakarken benim duyduğum mahcubiyeti duymaz...


İlkay

Tarih: 22:25, Cuma, Hazirane 27, 2008


Bir Haziran günü şöyle bir görmüştüm sevgili İlkay'ı; kendisini kardeşime istemeye gittiğimiz gündü. Çok mütavaziydi.  Bize hoş geldiniz demişti ve çıkmıştı odadan.  Zaten ertesi gün de ayrılmıştım bulunduğu ilçeden. Bir kaç kez telefonla görüştük bundan sonra düğününe kadar. Çok samimi "abi" diyordu bana...

Sonra düğününde gittim ilçeye yeniden, üstelik doğum günümdü benim. Çok mutluydu, çok mutlu etmişti kardeşimi. Düğünden sonra artık benim bulunduğum kentteydi ve sıcak yakınlığı devam etti. Onunla İstanbul'u dolaştık, ancak herkesin bildiği meşhur İstanbul'u değil...

Maça gittik, sohbet ettik.

Ama çok kısa sürdü İstanbulu... Sadece iki ay... İlçeye yeniden döndüğünde yeğenime hamile olduğunu öğrendim. Ne güzel; kızım Nehir'in kardeşi geliyordu... Eylülde doğacağı için Eylül adını vermek istiyordu annesi... Babası da tıpkı Nehir'de olduğu gibi Zeynep ilave etmek... Çok rahatsız geçiyordu hamileliği... Adına çok üzülüyordum...

Sonra kontrol için hastaneye girdi ama bir daha çıkamadı... Kızı için çok direndi... Bekledi sağlıklı doğsun diye, kendi sağlığını hiçe sayarak. Ama dayanamadı... Önce kızını verdi zorunluluktan bize... Sonra canını... Yine bir Haziran günü, kötü şekilde aldım aramızdan ayrıldığı haberini...

Canım İlkay...

Kızını Eylül Zeynep'ini yaşatmaya çalışıyoruz, senden bir parça olarak... Merak etme... Cennetteki köşenden güvenle seyret bizi... Biliyorum onu sağlıklı doğurmak için neleri göze aldığını...

Mekanın cennet olsun sevgili yengem, gelinimiz...


Buket

Tarih: 10:51, Salı, Hazirane 3, 2008


Sevgili Buket,

Henüz daha hayatın deneyimlerinden yararlanıp, doğruyu yanlışı ayıramadığını düşündüğümden, işten ayrılmamanı istemiştim. Babanın hastalığı süreci ve işten ayrılma sürecin bazı garipliklere neden olmuştu. İşten ayrılmanı istememiş, direnmeni istemiştim ama olmadı.

Benim telefonlarımı açmaman, cevapsız çağrılara ve mesajlara dönmemen, ben de gönül kırıklığı yaratmıştı. Bu nedenle görüştüğün bir ablanla sitemimi iletmiş, "bak ben ondan yaşlı ve daha şişmanın, eğer beni aramaz ise hakkımı helâl etmem, ölürsem vicdan azabı çeker" diye haber iletmiştim.

Bu üzüntülü sabahta, senin kalp krizi geçirip öldüğün haberini alınca, sana bu sitemimin ulaşmadığını ummuştum. Bana nazire yaparcasına daha yirmi altıncı yaşının 8.gününde çekip gitmişsin...

Hayat hiç bir şeye değmez be Buket. Bu genç yaşta nasıl yıprattın körpe kalbini. Neden bu kadar üzdün kendini de, durdu gencecik kalbin. Sen gittin ama arkanda bir yıkıntı kaldı.

Gözümün önünde hep resimdeki gülüşün kaldı.

Mekânın Cennet Olsun, Nurlar İçinde Yatasın...


 



{ } { Sonraki Sayfa }